'Kişisel' kategorisi için arşiv

Rol Model: “Recep YAZICIOĞLU”

vali2

Recep YAZICIOĞLU
(1948-2003)

Sistemin içinde olmasına rağmen sistemle barışmayan, eleştiren; devletin değil halkın valisi olmayı başarmış bir isimdi… Okumaya devam edin ‘Rol Model: “Recep YAZICIOĞLU”’

Hayat fani; anlatabiliyor muyum yani?

Geçen yaz üç yıl aradan sonra, çocukluğumun tüm yazlarını geçirdiğim anne memleketim Samsun-Terme’de 1 haftalık tatil yapabilmiştim zor da olsa…

Cenazesine bile gidemediğim dedem orada yatıyordu, bir fatiha beklerdi benden hiç olmazsa mezarı başında. Yüreklerine herşeyimi feda edebileceğim dayılarımdan küçüğü, genç kadın girişimci adaylarına rol model olabilecek niteliğe – başarıya sahip, bir o kadar da temiz kalpli – anaç teyzem; ve canım anneannem bir yüzümü görmeyi isterdi… Ama ne yazıkki o dönemde bir dar boğazdaydım ve cebimde beş kuruş para yoktu… İmdadıma en büyük hazinem olarak gördüğüm dostlarımdan biri yetişti ve onun “canın sağolsun kardeşim; şu kadarım var yeterli mi?” sorusuyla gidip gelmeme yetecek bir miktar parayı borç alıp gidebildim.

Okumaya devam edin ‘Hayat fani; anlatabiliyor muyum yani?’

Gençlik, Dinamik İş Gücü, İşsizlik, Askerlik

Lisans mezuniyetimin akabinde ara vermeden yüksek lisansa başlama ve bir yandan da erken yaşlarda başlayan  profesyonel kariyerimi devam ettirme kararım nedeniyle, birçok arkadaşım askere giderken uğurlama ekibinde ilk sıralarda yer almıştım bundan 6 ay önce…

Okumaya devam edin ‘Gençlik, Dinamik İş Gücü, İşsizlik, Askerlik’

Kazanan kim?

“Ben insan sarrafıyım” deme yetisine sahip olduğum yanılgısına düşmeyeceğim -çünkü biliyorum ki 84 yaşımda dahi -hiç kimse gibi- ben de insan sarrafı olamayacağım- ama şuana kadarki kalabalık çevrelerde yaşadığım deneyimlerim sonucunda şunu söyleyebilirim ki bir insan modelini çok iyi bilirim: “Balon İnsanlar”

Hayatın her döneminde her ortamda karşımıza çıkar bu model insanlar…

Öyle ki onlarsız olmaz :)

Balon insanların en büyük özelliği “karaktersiz” olmalarıdır; buna bağlı olarak da “omurgasız” yaratık özelliklerini göstermeleridir. Bırakın ağaya-paşaya-müdüre-patrona-başkana dik durmayı, koltukta (makamda) bile dik duramazlar…

Okumaya devam edin ‘Kazanan kim?’

Ben 24 Yaşındayım!

Bugün her zamanki gibi masamda bilgisayar başında çalışırken annem girdi odama; bir teklif dosyası hazırlıyor olduğum için dönmedim hemen arkamı. Yaklaştı ve elini saçlarıma getirdi; gülümsedi : “Hayırlı olsun oğlum; 24 yaşında saçların beyazlamaya başladı…”

Bir anda “nasıl yani?” diye zıpladım yerimden; bir kaç tel saçımın beyazladığını söyledi. İnanmadım; banyodaki aynanın karşısına geçip, arkamdan el aynası tutarak bana göstermesini istedim. Evet; dikkatle bakınca gerçekten de birkaç tel beyazlamış… E ne diyelim; hayırlı olsun…

Masama geri döndüğümde hafif bir gülümseme vardı yüzümde; aklımdan bir sürü şey geçiyordu…

Ama hafızamdan önüme ilk gelen, lise son sınıftayken bir hocamın bana söylediği sözlerdi : Okumaya devam edin ‘Ben 24 Yaşındayım!’

Ne tat alacaksınız çocuk sesleri yoksa?

Kapıları çalan benim; kapıları birer birer…

Gözünüze görünemem; göze görünmez ölüler… Okumaya devam edin ‘Ne tat alacaksınız çocuk sesleri yoksa?’

Lütfen hata yapın!

Eski patronumun bir gazetedeki röportajını okudum geçenlerde; satır aralarıyla ilgilenirken “işte burada hislerime tercüman oldun” dediğim bir cümleyle karşılaştım :

“Hataya değil, işi anlamış gözüküp aynı hatayı yapmaya devam edenlere tahammül edemiyorum.”

Bugüne kadar bir çok ekipte/takımda yer aldım; ve gerçekten de arkama baktığımda çok genç yaşta çok değerli insanlarla birlikte çalışabilme, onları hayatıma katabilme artısına sahip olduğumu görüyorum.

Farklı zamanlarda farklı projeler üzerine farklı ekiplerde hep samimiyet-iyi niyet ve diyalog temelini muhafaze ederek profesyonelce bir çalışma sergiledik. Takım ruhunun sinerji artısını, takım halinde öğrenmeyi, bilgi-birikim paylaşımını en güzel şekilde gerçekledik.

Ve tabii ki her ekipte, her çalışmada olduğu gibi; sayısız, muhtemel veya sürpriz hatayla karşılaştık. Okumaya devam edin ‘Lütfen hata yapın!’

Yaşasın! Sonunda Benim De Ayakkabım Patladı…

Gerek iş hayatındaki azmi, gerekse toplumsal fayda odaklı çalışmalarındaki özverisi nedeniyle çok sevdiğim; ve bir o kadar da saygı duyduğum bir ağabeyim vardı… Kendisiyle iki-üç yıl oldu görüşemiyoruz… Gecenin 03:00′nde o beni arar; “üstad toplantı yeni bitti falan şehre geçiyorum; bir sesini duyayım dedim” diye girer söze, yarım saatten aşağı olmayan sohbetlerle haberdar ederdi kendinden. Ve tabii ki bir çok arkadaşım-dostum gibi aynı sitemle bitirir görüşmeyi; “hani arada sesini duyursan da cennetlik olmuş saadeti yaşasak…”

Peki bu ağabeyimin, patlayan ayakkabımla ne ilgisi var?

Hem de çok ilgisi var…

Bu sabah evden çıkarken annem farketti; altı yıldır giydiğim ayakkabılarımın sol teki yandan patlamıştı. Annem “n’olcak şimdi? ne parana ne zamanına kıyamadın bak patladı işte sonunda; takımın da iyice eskidi… Biraz dikkat et kendine; böyle mi çıkıyorsun sen o insanların karşısına vs. vs. vs.” diye söylendi durdu. O söylene dursun, benim yüzümde, bana çok tat veren bir gülümseme vardı… (Tabi annem buna da sinirlendi ya neyse…)

Beni gülümseten şey, ayakkabımın patladığını görünce anımsadığım -o bahsettiğim ağabeyimle aramızda geçen- hoş bir sohbetti.

- Çok uzun ve çok keyifli bir sohbetti; delisin diyip, bu deliliğin neden en güzel şey olduğunu açıklamıştı etraflıca…Oldukça zaman geçtiğinden; hatırladığım kadarıyla aktarıyorum…

“Seni bilirim Münteha, delisindir; ki ben benim gibileri severim daha çok. İş dendi mi, sorumluluk dendi mi , değer dendi mi gözün başka şey görmez… Kardeşinle en son ne zaman oturup da sohbet ettin evde rahat rahat? Ya da sırf öylesine gezmek için en son ne zaman bir yerlere gittin? En son ne zaman mecbur olmadan üstüne başına bişeyler aldın? Hatırlayamazsın. Çünkü sen delisin!”

- Çok iyi hatırlıyorum; lafını bitirdiği anda “yani?” demiştim açıklaması için….

“Bak cengaver, bugün şahsi menfaatlerin için çalışıyor da kasanı dolduruyor olsan; akıllı derdim. Ama senin yaptığın iş “deli” işi.  Sen de çok iyi biliyorsun ki senin farklı yerlerde farklı şeyler için çalışıp çok güzel gelir ve statü elde etmen mümkün. Ama sen ne yapıyorsun? Yok sosyal artı, yok ortak payda, yok artı değer; vs. vs.”

- Ağabeyimin, bana herkesin sürekli olarak verdiği nasihatlarden birini vereceğini zannederken…

“İşte bu yol doğru yol üstad! Sana, yaşayacaklarından bir kaçını aktarayım bak… Bir kere özel hayatını unut sen kardeşim; senin gibi hem işkolik hem değerkolik bir adamla kimse uğraşmaz. He eğer bir gün karşına benim eşim gibi bir deli daha çıkarsa; o başka… Ama sen sen ol; sakın sen kimsenin günahına girme. Varsın seni tanıyan seni bilen, kendisi girsin hayatına; yoksa bunun sorumluluğunu kaldıramazsın! Öyle dostlarınla, arkadaşlarınla gezip tozup eğlenmeyi de unut; sen ancak “bir iş için” – “bir değer için” oturur-kalkarsın insanlarla… Eğlenmek sana göre değil; zira bilmezsin de… Mesala sen bilir misin dans etmeyi? Bilmezsin tabii…”

- Ve işte bugün anımsadığım o cümle…

“Elin yüzün düzgün, giydiğini de gösterirsin maşallah; ama şimdiden hazırla kendini beş yıllık takımlar giymeye ve on yıllık ayakkabının topuğu parçalandığında bir yerden bir yere geçerken iki dakika bir ayakkabıcı bulup da tamir ettirip yola devam etmeye…”

Sonunda ayakkabım da parçalandı Mehmet ağabey… Ve az önce işe gelirken yapıştırttım patlayan yanını…

Ve şuan tam olarak nasıl ifade ettiğini hangi cümleleri kurduğunu hatırlayıp da aktaramıyor olsam da, söylediğin hemen hemen herşey aynen de o şekilde bir bir karşıma çıkıyor… Her seferinde de gülümüsüyorum; ve seni yad ediyorum.

Aynen dediğin gibi, çok güzel insanlarla tanıştım bugüne kadar; ve tanışmaya da devam ediyorum. Aynen dediğin gibi dostlarım ve arkadaşlarım o kadar çok ki; sırtım yere gelmez diye düşünüyorum. Aynen dediğin gibi, para konuşulmasından halen rahatsız oluyorum; değer ne? kime ne değer üreteceğiz? diyorum… Aynen dediğin gibi “olmaz” diyenlere bir çok kez gösterdim “olur”u…

Ve aynen dediğin gibi, hala dans etmeyi bilmiyorum…

Bir şey daha var Mehmet ağabey;
bir deli de beni buldu biliyor musun?

Not: Ağabeyimin adı Mehmet değil; kendisinden bahsettiğimi okursa bana çok kızacağından, “hiç olmazsa takma adla anlattım seni ağabey” diyerek kurtulmaya çalışacağım.

Her seçim, iyiyi seçme imkanı tanımaz…

Siyasilerin siyasetten başka her şeyi yaptığı; hizmetten başka herşey hakkında konuştuğu bir seçim ortamında  “Hiç birine “budur” diyemiyorsam, herhangi birinin yönetime gelmesinde neden pay sahibi olup da vebal üstleneyim ki?” diyerek oy kullanmama kararı almıştım. (Bir yandan da, kullanmamanın da bir vebali olduğunun bilincinde olduğum için kafamdaki karışıklık, karar vermiş olmama rağmen giderilememişti.)

Elle tutulur bir proje ortaya koymadan, birbirine çamur atmakla meşgul siyasileri şaşkınlıkla izledim…

Birbirlerinin kirli çamaşırlarını koklamakla meşgul olmaktan proje üretmeye vakitleri kalmamış ki!

Herhangi bir pazar gününü yaşar gibi bilgisayar başında haftalık araştırmalarımı yaparken telefonum çaldı.

Arayan, çok sevdiğim; çok güvendiğim bir kardeşimdi.

Dedi ki: “Abi oy kullanmayacağını biliyorum; geçen gün çay içerken yaptığın mantık açıklamasına da kısmen hak veriyorum. Ama senden bir ricada bulunacağım. Sadece Üsküdar’da “bir ihtimal” şansımız var; beğenmesen – desteklemesen de bizim karşımızda da değilsin bunu biliyorum. Sadece Üsküdar’da bize fırsat versen?”

Hiç bir yönüyle beni ikna edici bir konuşma olmamasına rağmen, telefonu kapattıktan sonra bir kez daha tavrımı sorgulamamı sağladı.

Kafamda daha önce kurguladığım alternatif çözümü tekrar muhasebe ettim; “kullanacağım” dedim!

Nasıl mı kullandım?

İl ve ilçe belediye başkanlıklarında, kendi yorumuma göre “kötünün iyisi” olan iki ayrı partiden başkan adaylarına; meclis üyeliklerinde de bu iki partiye -nispeten- en etkili muhalefeti yapan iki farklı partiye “tercih” mührünü bastım. (Dört ayrı tercih, dört ayrı partiye gitti…)

İyi yoksa; kötünün iyisine şans tanıyıp, onların kuvvetle muhtemel yanlışlarına “dur” diyebilecek seslerle de dengelemeyi denedim.

İçim huzurlu olmasa da “hayırlısı olsun” bakalım…

* Muhtarlık mı? Onu da kendisini sevmesem bile işini yaptığını düşündüğüm kişiye…

Ekiplerde “bal gibi” insanlar yetiştirmeli!

Ben, kaliteli-değerli bir insanı “bal”a benzetirim.

Ve ekiplerde insanların “bal gibi” yetiştirilmesi; sonuncunda da “bal gibi” insanlar meydana gelmesi ile başarının kazanılacağına inanırım.

Bal gibi insanlar yetiştirmek için gereken formül bileşenleri :

Hücreleri tam ve muntazam bir petek,

nektar zengini bir coğrafya,

doğru nektar,

arı çalışkanlığı,

ve balı koruyacak sır.

1.

“Bal peteği, iki üç yerden -birbirinden ayrı olarak- gruplanmış arılar tarafından örülmeye başlanır ve her bölge kendi çalışmasını tamamladığında ortaya çıkan petek tam bir bütündür.”

2.

“Bal petekleri, kovanların içindedir. Ve bu kovan, nektar bakımından ne kadar zengin kaynakların olduğu bir bölgedeyse, o kadar lezzetli petek balı ortaya çıkmasına müsait olacaktır.”

3.

“Hücrelerle oluşan peteği, arılar çiçek çiçek dolaşarak topladıkları nektarlarla doldurur; ve peteklere doldurdukları bu nektarlarla bal yaparlar.”

Aynen, değerli-kaliteli bir insanın meydana gelmesi gibi…

ari-bal

Ailesi, arkadaş çevresi, öğretmenleri – eğitmenleri (ki bu eğitmenler bazen iş veya sosyal hayatındaki liderleri olur) birbirinden ayrı şekilde yetişkin insanı meydana getiren etkileyiciler olurlar. Her birinin yaptığı etkinin toplamında birey kendine özgü bir bütün halini alır. Farklılıklardan meydana gelen yeni bir bütün.

İnsan, yetiştiği ortamın; gelişime kaynak oluşturabilecek potansiyel kaynaklar bakımından zengin olduğu oranda şanslıdır.

Kaliteli-değerli insan, hücrelerine farklı farklı yerlerden, farklı farklı olaylardan-uğraşlardan doldurduğu tecrübe-bilgi ve birikimle bal yapacaktır.

Peteğin hücrelerinin bütünlüğü ne kadar muntazamsa, içine doldurulacak nektarla ortaya çıkacak “Petek Balı” da o kadar güzel olacaktır.

Lakin, petek orijinal ya da muntazam değilse, hangi çiçeklerden nektar alırsa alsın eksik kalacaktır.

Çiçeklerden toplanan nektarı bala çevirecek bir petek hücresi yoksa arı ne yapsın?

Belki, o hücreyi kendi örebilir(?)

İşte insan,

ailesi – öğretmenleri/eğitmenleri – arkadaşları tarafından bir petek gibi şekillendirilen şahsiyeti, kişiliği, karakteri vb.”ile; -eğer şanslıysa- kovanların yer aldığı nektar zengini coğrafyalar gibi kaynak zenginliğine sahip ortamlarda yaşarken, arıların çiçek çiçek dolaşarak nektar toplaması misali  giriştiği işlerden/eylemlerden kazandığı tecrübe-bilgi ve birikim üzerinde arı gibi çalışarak bir değer ortaya getirir … Bal olur… (Dadından yinmez) :)

sirlipetek

4.

“Petek balın en kalitelisi şah peteklerdir. Şah petek özellikle kovanın kuluçkalık (alt) kovandaki sağdan ve soldan ikinci polenli (çiçek tozlu) peteklerdir. Bu peteklerin tam nektar (bal özü) akışının bol olduğu 20 Haziran – 20 Temmuz’da kovanın ikinci katına (ballık) alınıp en az yarısı polenli olan bu peteklerin üzerine arının bal depolayıp sırlaması (bal mumu ile üstünü kapatması) ile en kaliteli petek bal oluşmuş olur.”

Bireyin, meydana getirdiği balı sırlaması, yani muhafaza etmesi büyük önem taşır; çünkü yaşamında bir çok etken farklı yönlerden farklı yollarla onu deforme etmek için var gücüyle mücadele edecektir.

1111

Ekiplere yetiştirilmek üzere dahil edilecek yeni bireylerin, peteklerinin sağlam olduğuna – hücrelerinin tam olduğuna dikkat edilmelidir.

Aksi takdirde yetiştirmek amacıyla ne kadar nektar doldurmak isterseniz isteyin, uygun petek hücresi yoksa nektar elinizde kalacaktır.

Peteğin hücrelerinin tam ve muntazam olmasının yanı sıra, o hücrelere doldurulacak nektarların kaynakları da büyük önem taşır.

Nektarın doğru ve zengin kaynaklardan gelmemesi, balın kalitesini direkt olarak etkileyecektir.

Ve tabii ki, hücrelere doldurulan nektarı bal yapan arılar…

Arı gibi çalışılmadıkça, ne hücre ne de nektar fayda eder balın meydana gelmesine.

Sonraki Sayfa »


Sokakta giderken kendi kendime gülümsediğimin farkına vardığım anlarda insanların beni deli zannedeceğini düşünüp gülümsüyorum.(Orhan Veli)

Kategoriler

Twitter’dan